Gönül arz eyliyor dostu görmeyi

Gönül arz eyliyor dostu görmeyi
Neşet Ertaş, 24 Eylül Çarşamba günü 20.00'de Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda.

"Engel bırakmıyor buna ne dersin/Eller beğenmezken balı hurmayı/Evdeki tükenen una ne dersin" diye devam eder Neşet Ertaş: "Kimi tatlı dilli güler yüzlüdür/Kimi taştan ağır katı sözlüdür/Sormayın Garibin derdi gizlidir/Gizli gizli yanan küle ne dersin." Türkülerinin son dörtlüğüne yerleştirdiği Garip mahlası "yol"daki mertebedir. "Bizler Garibiz, bize Garipler derler. Ezilmiş, hor görülmüş, aşağılanmışızdır. O gariplik bende kaldığı için garibim diyorum. Gönül de gariptir."

Anası Döne, babası Muharrem, kendisi Neşet'tir. Neşet, 'özden meydana gelen' demektir. İlk duyduğu ses, babası ve ustası Muharrem Ertaş'ın bağlamasıdır. Yedi ceddi 'Abdal'dır. Abdal, "Cem bu cemdir, dem bu demdir dem bu dem," diyen Alevi-Bektaşi kültürünün yazıda yabanda bağlamasıyla gezen 'derviş' figürüdür. Yurtsuz ve mülksüzdür. "Önceleri bize 'Abdallar geliyor' derlerdi, sonradan 'Ustalar geliyor' demeye başladılar. Köklerimizde Genç Abdal, Kaygusuz Abdal ve Pir Sultan vardır." Geçimini sazıyla sağlayan babasıyla sahra çöl gezdi, bozkırlarda avazlar bıraktı. "Dünyaya geldiğimde sazı göbeğime koymuşlar."

Çocukluğunu Kırşehir-Keskin ağzıyla şöyle anlatır: "Harmanlar kalkıp da düğünler tutulduğunda bize gün doğardı. Tek karış toprağımız, dikili ağacımız yoktu. İşimiz çalıp söylemekti. Yollara düşer, köy köy gezer türküler söyler, sazlar çalardık. Geçimimiz bahşişle idi. Bize un, yağ, şeker de verirlerdi. Karnımızı doyurmaya çabalardık. Babam askere gittiğinde çok dara düştük, dilenmek zorunda bile kaldım. Küçükler alet çalana kadar zil takıp köçeklik yapardı. Bizi hor görürlerdi, gözümüzü çevirip bir Türk kızına bakamazdık. Ama gönül ferman dinler mi? İnsanın gönlüne ırmaklar gibi bakan gözleri görünce canevinden vurulurduk. Olmazdı, bize kız vermezlerdi. Bir dava olsa hemen çekip vururlardı. Nasıl olsa 'Abdal Çingen'dik. Canımızın onların mertebesinde hükmü yoğ idi. Kan parası verip davayı kapatırlardı. Biz bütün sınıfların altında, hayvanın biraz üstünde bir yerlerde idik."

14'ünde İstanbul'a gitti, 16'sında "Garip Bülbül" adlı ilk plağını çıkardı. Ünü "Yurttan Sesler"le bütün Anadolu'yu tuttu. Ekmeğini tezeneden kazandı. Alnının teri bağlamaya aktı. Gazinolarda pavyonlarda çaldı. Orta Anadolu düğünlerinin değişmez sanatçısıydı. Kimseye eşlik etmedi, hep tek başına çalıp söyledi. Her türküye mührünü vurdu.

Düğünlerdeki şarapla sarhoş oldu, türkülerdeki aşkla mest oldu, yüreğindeki vicdanla avare oldu. Alkolden parmakları felçlendiğinde sene 78'di. "Biz bu memlekette bir garip kuş idik, nereye gitsek itildik. Kerem de oldum Mecnun da oldum. Yanan yürekte gül biter mi bilmiyorum. Kendim ettim kendim buldum dedim. Mutluluk aşkına kavuşmaktır. Mutluluğu daha görmedim. Acı çekmeden mutluluğu yakalayanlar beni hiç ilgilendirmedi. Dert insana hayatı tanıtır. Özden geldiği öze gittiği için sazım dinleniyor."

Tedavi olacak beş kuruşu yoktu. Yalan dünya buydu; fakir fakiri sevmezdi, zengin fakiri zaten sevmezdi. Almanya'daki kardeşinin yanına gitti. Kıymeti kendinden menkul kılıç artığı sahte sanatçılardan değildi. Yarinden ayrılırdı, sazından ayrılmazdı. Ruhu ürperten bu esrarlı ses, meçhul, uzak, yalnız, gururlu, kibirsiz, samimi, icrasından gayrı kimseciklerden medet ummayan bu garip, kadim Batıni gelenekten taşıdığı sözlü dağarcıkla doluydu. "Emmimiz Pir Sultan'dır. Ayrım yapmamayı ondan öğrendik. Senle ben birbirimizi eşit görürsek bu dünyanın meseleleri kalmaz." Kulağında dedelerinin üflediği sesler ve nefesler vardı. "Garibim can yakıp gönül kırmadım/Senden ayrı ben bir mekân kurmadım/Daha bir gönüle ikrar vermedim/Batınım sen oldun zahirim sensin."

İyileşince gene düğünlerde çaldı. Yüksünmedi. Gocunmadı. Var kuvvetiyle bağlamasına sarıldı. "Türkü söylerken ben bende olmuyorum, nerdeyim onu da bilemem. Yüreğinde aşkı biten ne çalsın ne söylesin."

Herkes bağlama çalar ama tıpkı Mahsuni Şerif, Feyzullah Çınar, Talip Özkan ya da Ali Ekber Çiçek gibi Neşet Ertaş da bir başka çalar. Halk müziğinde buna 'tavır' denir. Tavrı olanla olmayan tezene hemen ayırt edilir. Tavır üslup değildir; stil, tarz, çizgi, özgünlük de değildir. Tavır tezenenin bağlamayı tararkenki tartımıdır ki, bu da dünya görüşüne tekabül eder. Neşet'in tavrı o kadar belirgindir ki icra ettiği herhangi bir türkü ahir zamanlardan beri onun söylediği bir türkü gibidir. Piyasanın hakim zevkine göre gelişigüzel okumaz, güfteyle besteyi ayrı tutmaz. Âşık Ali İzzet'in 'Mühür Gözlüm'ünde olduğu gibi başkasına ait eserleri yeni baştan öyle bir yorumlar, kendinin kılar ki, yeni bir besteyle karşı karşıya olduğunuzu düşünürsünüz.

Neşet'i 'klasik' yapan, bütün büyük sanatçılar gibi erişilmez yapan işte bu tavrıdır. Türküyü, koşmayı, bozlağı, semahı ya da uzunhavayı asla bozundurarak söylemez; sevilmeyi dilemez, alkış sadakası beklemez, yüksek sesle bağırmaz. Çünkü şarkı bağırarak söylenmez. Teknesi dut ağacından bağlamasıyla, kiraz dalından tezenesiyle, usul, çok usul dokunur tellere. Bazan da taşkınlaşır, deli çaylar gibi akar. O olağanüstü sesler böyle çıkar, dinlediğiniz ezgin ses onundur. Neşet'te duygu duygusal değil gerçektir; yapmacıksız, süssüz, özentisiz, sade. Neşet'i 'Büyük Usta' yapan budur.

Bağlamadan yükselen sızı

Köylü yüreğiyle ezgilediği türkülerde hicran değil 'kainat aşkı' vardır. "İnsanı seven Hakkı sever, biz o Hakkın âşığıyız." Aşk kimi zaman, "Eğer anan seni bana verirse nemize yetmiyor el kadar hasır" diye zelil olup yalvardığı Zahide'dir Neşet için; kiminde "Avcılar elinde parçalanıp kanlı mor yünüyle kova kova yazıya indirilen kınalı kuzu"dur. "Tatlı dile güler yüze doyulur mu/Cananına kıyanlar Hakkın kulu sayılır mı" diyen de odur; "Gönül dağı yağmur boran olunca/Akar canözümden sel gizli gizli/Bir tenhada can cananı bulunca/Kimseler görmeden gel gizli gizli" diyebilen de odur.

Bağlamadan yükselen sızı aynı anda sevince, hasrete, gurbete, sevdaya dönüşebilir. Yeknesak tımbırtının ezberi yerine, kendi bulduğu perdeler arasında dolaşan, değişen, akışan zengin vasıflar kullanır. "Bozuk Düzen" çalar ama tüm ses değerleri farklıdır. Bu son derece riskli tarzı Neşet mükemmelen başarır. Süzülmüş, incelmiş, damıtılmıştır, vakti saati geldiğinde toprağa düşen dut gibi olgundur bu sesler, benzersizdir. Ustaların üst düzeyde bileşimi, esrarlı bir hamurudur; inanılmaz bir duruluktur Neşet. Bağlama mı konuşur Neşet mi çalar belli değildir, eriyip 'Bir' olmuş gibidirler; bağlama Neşet Ertaş'ın ene'l-hak'ıdır sanki.

Yazan: Alp Buğdaycı

Siteye eklenme tarihi: 16.05.2011   Sayfa gösterim: 3781  

copyright © alpbugdayci.com 2011 | Tüm hakları saklıdır. | Alp Buğdaycı