1995 YILINDA BASINDA ÇIKAN HABERLERDEN BAZILARI.

1995 YILINDA BASINDA ÇIKAN HABERLERDEN BAZILARI.USULSÜZ VE HUKUKA AYKIRI BİR CEZA DAVASIYLA İLİŞKİLENDİRİLEN, 1995 YILINDA BASINDA ÇIKAN HABERLERDEN BAZILARINI BURADA BULABİLİRSİNİZ.
TWİTTER’DAN MAHKEMELER

Dünyaya yalnız geldiğimiz ve yalnız gideceğimiz için, bazı sözler söylemek istiyorum.

Yargıçlık, Polislik, Savcılık ve Edebiyat Eleştirmenliğini, infazcı tim diliyle kuşanan kalemler, şahsıma yönelik suçlamaları, “o gün kulaklarına çalınan muğlak duyumlar”la eşleyerek, sanki gerçekmiş gibi yazabiliyorlar. Cihangir ve Sıraselviler’deki o dönemin bohem hayatında köpürtülen her türlü yalan yanlış ‘duyum’u, gerçekmiş de gizleniyormuş ama şimdi ifşa ediyorlarmış gibi savurabiliyorlar. Kaldı ki o duyumlarla mahkeme heyetlerinin önüne fırlatıldık.

Hala büyük gönül ve vicdan rahatlığıyla, 18 sene öncesinden kalmış yalan yanlış söylentileri ucundan tırtıklayıp dijital alemde halk ahlak mahkemeleri kuruyorlar ve ardından yargı, infaz ve balyozu beynimize çakıyorlar.

Kimse kendini yargıç yerine koymasın ve yargıçlar da şahsi ahlak kriterlerine göre değil, kanıtlara ve tanıklara göre insanları yargılasınlar. Herkes hala kendini mahkeme yerine koyuyor ve bir itiraf ya da teslim olmuş bir mevcudiyet bekliyor. Hala pornografik bir iştahla hikaye türetmeye çalışanlar var. Ahlak zabıtalığı yapan ahlakçılar önce kendi masumiyetlerini ispat etmek zorunda. Her ahlakçının içinde kendinden daha büyük bir ahlaksız vardır. Bütün ahlakçılar ahlaksızdır ve ahlakçıların nefret dilini kuşanmayacağım.

Mağdur resmi çizmeye çalışmıyorum, masumiyetime inandırmaya da çalışmıyorum.  Kelimelerin içi boşaltıldı ve kirletildi, artık söz söyleyemiyorum. Hakkımda denebilecek en kötü her söz söylendi, isteyen istediğini düşünebilir.

Ceza mahkemelerinden sonra, şimdi de Dijital mahkemelerde ve tweet’lerde yargılanıyorum. Kin güdülen ilkel feodal bir kan davası bu. Sosyal medyada, yeniden bir mahkeme kurulmuş durumda. Röportajlardaki kelimelerimi, anlatımlarımı esas alarak, yeniden yargılama yapıyorlar. Televizyona çıkmamı isteyenler var; ama o dil çukurunda, ne derdimi anlatabilirim, ne de onların dilleri ile mücadele edebilirim. Ağızlarını ucuz hikaye dinlemek merakıyla, iştahla açmışlar ve onları beslememi istiyorlar. TV'ye çıkmayacağım.

Bir kısmını kopyalayabildiğim tweet’ler dolanıyor ortalıkta. Birinin evimde gecelemesine izin vermemek, ite kaka evden atmak bir suçsa, peki tamam.  Kendileri de bana saldıran, evi ve özellikle çalışma odamdaki kağıtları yakmaya çalışan, küfreden, yerlere kusan ve bütün bunlara rağmen hala evde kalmak için ısrar eden bahsi geçen insanları, bir nevi çıldırıp çığlık çığlığa evden atmaya çalıştığım ve kovduğum doğrudur. Şahsıma tweet yoluyla hakeret etmeleri doğal, olumlu sözler söylemeyeceklerdir. Ve diğer uydurmalar: Evi temizleyen gazeteci falan yok, yerlerde koparılmış vücut parçaları ve kan gölleri yok, sanıklara kuvvetli avukatlar tutan TV kanalı sahibi güçlü erkek sevgili yok. Sanıkların avukat tutacak parası bile yoktu.

Tweet’lerde, şahsım hakkındaki fenalık efsaneleri tekrarlanıyor; gene planlı bir sadist ayin var, hayli kalabalık 60 metrekare evde, ‘canlarını kurtarmaya’ çalışan (D.G) ve (Ö.O), 18 sene sonra twitter’da ifşa ediyorlar; Metin Kaçan ve Alp Buğdaycı’nın masum olmadıklarından eminler ve kanıtları da var.

1.    12 sa Dilek ‏@Heterotopya
Alp Buğdaycı'nın Kan sıcak akacak'ını okuyanlar bilir, adam yazdığını Güneş'le yapmış.
2.    13 sa Dilek ‏@Heterotopya
Arkadaşlar bu Alp Buğdaycı denen adam Kan Sıcak Akacak kitabında zaten yaptıklarını itiraf etmiştir. Bizlerin de birebir adını kullanmıştır.
3.    14 sa Dilek ‏@Heterotopya
Bir gece önce başka bir kadına da ağır biçimde cinsel tacizde bulunduğunu biliyoruz. Bunun vahşice olduğunu da biliyoruz.
4.    14 sa Dilek ‏@Heterotopya
@Stellapippis stella hep ortadayız ve varız biliyorsun. Bizim saklayacak bir şeyimiz yok. Hiç olmadı.
5.    15 sa Dilek ‏@Heterotopya
@zeynepdirek bilin. Ben ve arkadaşım dahi canımı zor kurtardım o gece. Çok ufaktık, çok tecrübesizdikBu adamları yüceltmesinler. Engel olun
6.    15 sa Dilek ‏@Heterotopya
Ve dedikleri gibi zenci yoktu. Hepimiz her şeyi biliyoruz. Duruşma öncesi onlarla da konuştuğumuz gibi biz bizi biliyoruz. Geçelim.
7.    17 sa Dilek ‏@Heterotopya
Entelektüel mallık tiksindiriyor artık. Solcunun lümpenine katlanılmıyor. Bir tecavüzcüye dair mezar gül korelasyonu kuranlar, zavallısınız.
8.    17 sa Dilek ‏@Heterotopya
Bir nebiz daha delirtilirsem Cihanhir ahlakına gireceğim. Mezarına Gül döktüğünüz tecavüzcüleri takip edin, şaşıracaksınız.
9.    19 sa Dilek ‏@Heterotopya
Ağır roman hayranı sümüklü ergenleri kandırabilirler ancak.
10.    19 sa Dilek ‏@Heterotopya
Estirdikleri iftiraya uğramış romantik yazar havasına bak ya. Tamamen kokuşmuşlar.
11.    14 sa Dilek ‏@Heterotopya
Cihangir aklayıcısı mezara Gül dökücüsü yavşaklara da diyeceğim yok.
12.    20 sa Dilek ‏@Heterotopya
Alp Buğdaycı da aklama havasından nemalanırım diye atlamış ortaya orta sınıf ahlakı diye. kafası iyi olduğu için yanlış hatırlıyor.
1.    20 sa Dilek ‏@Heterotopya
@mariadebonne çok sinirliyim ya. Adam bir de çıkmış nemalanırım belki diye ağlıyor.
2.    20 sa Dilek ‏@Heterotopya
@mariadebonne AHİM'e gidecekmiş bir de. Ölür müsün öldürür müsün? Neyseahh. Atarlar bitmiştir.


Tweet’lerden sonra devam edelim.

Şiddet, ülkedeki günlük hayatın her anına zaten son yirmi yılda sinsice sızmıştı. Kan Sıcak Akacak'ta, gergedanları mahmûzlayarak sürülerin ayakları altında kitleleri acımasızca çiğneten kapitalizmin özel TV'lerle donatıp yeni tüketim alışkanlıkları da yarattığı bir ülkede, 'gerçeklik mühendislikleri' üzerine yaklaşımlar vardı ve bu, çok heyecanlı bir kaçma kovalamaca hikâyesi eşliğinde anlatılıyordu. Yalnız durum biraz değişikti: suçluları ya da suçlu diye ilân edilenleri vargüçleriyle kovalayanlar, televizyoncular ve gazetecilerdi. Polis ve Adliye muhabiri Bekir, şöyle der: (...) Çünkü bizim patlamaya hazır el bombaları gibi kullandığımız mikrofonlarımız, ânında namlularını üzerlerinize çevireceğimiz silahlara dönüştürebildiğimiz kameralarımız, renkli gazetelerimizde içlerini boşaltıp kitleye posasını sunduğumuz toplumsal sorunlarımızı uzun uzun tefrika ettiğimiz yazı dizilerimiz var. Kısacası iktidardayız biz, iktidarın kendisiyiz bizzat, iktidarız. (...)



Bahsedilen tarihlerde, bir yandan da ülkede düşük yoğunluklu bir içsavaş yaşanıyordu, akan kanın haddi hesabı yoktu; yurttaşların bazılarına silahlar verilip ötekileri öldürmeleri isteniyordu; şehirde bayrakları otomobilden otomobile gererek asker uğurlama törenlerinin yeni başladığı yıllardı ve bütün o atmosfer insanın içini feci burkardı.

Yani tweet’lerde yazıldığı gibi, romanım, 60 metrekarelik evimde geçtiği iddia edilen sahnelerin betimlenmesi değil. Ayrıca, cezaevinde ve demir parmaklıkların arkasındayken ve basında da her gün linç edilirken, kimseyi tehdit edecek halim yoktu ve gücüm de yoktu.

Hala söylediğim ya da yazdığım her kelimenin altında bir suç aranmaktadır. Nefes alıp verdiğim her kelimenin ardından bana saldırmaya devam ediniz. Köpürterek yaydığınız mesnetsiz ithamlara her gün bir yenisini ekleyiniz. Çünkü güçlüsünüz. Geliniz geliniz, şimdi artık beni de öldürebilirsiniz. Varlığımdan bir parça da siz koparınız. Bütün fenalıkları bana yıkabilirsiniz, en kötü sözleri söyleyebilirsiniz: vurunuz palaları katli vaciplerin etine. Beni kollayan ve koruyan hiçbir kişi ya da kurum, hiçbir güç, iktidar odağı, medya grubu, siyasi klik, yok; emin olunuz. Güç odaklarının müttefiki değilim. Sesimden ve kalemimden başka hiçbir güce sahip değilim. Kendi gücümle yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışıyorum. Mülksüz ve fakirim, vurabilirsiniz. Dine inanmam. Yalandan nefret ederim. Özgürlük yok. İnsanlar köleleştirilmiştir. Dünyayı gerizekalıların yönettiğine inanıyorum. Beni benden başka savunan çıkmayacaktır. Geliniz ve vurunuz, kolay lokmayım ben. Yangında kurtarılmayacak ilk eşyayım. Evdeyim ve müsaitim, beni linç edebilirsiniz. 

Üzerime örtüldüğü idia edilen ‘savunma zırhı’ dediğiniz şey, aydınlar katında mevcudiyetimin üzerine örtülen sessizlik pelerini idi.

Bir özneye bu kadar ihtirasla ve şehveti hiç azalmayan bir kıvamda saldırmaya devam etmek, o özneyle ilişki kurmak istediğiniz ya da onu şiddetle arzuladığınız anlamına da gelebilir.

Bir ceza davasında mahkemenin önüne çıkarılan biri olarak, 'usülüne uygun’, yani hukuk dediğiniz, (bana göre, egemenlerin hayata dair suçlarını örtbas etmek için uydurdukları yalancı dandik sistem,) ortalama ahlaka sahip insanların ise inandıkları bir kavram olan, ‘hukuk tarafından yargılanmak istiyorum,’ dediğimde, ‘adaletin tecelli etmesini bekleyenlere selam olsun,’ diyorsunuz. İyi de, o adalete teslim edip, verilen karara ahlaki çıkarsamalar da ekleyerek, beni kamuya jurnalleyip bir an evvel infaz edilmemi tavsiye eden de yine sizlersiniz.

Yapılan şey bir kara manipülasyondur. İşinize geldiği yerde, yasalardan medet uman ve yasalar nezdindeki temiz ve saygın vatandaşsınız ve suçladığınız birini, inanmadığınız yasaların önüne aslanlara yem atar gibi atıyorsunuz; ama öte yandan, adil yargılama isteyen birine de, ‘bak adaleti yardıma çağırıyor,’  diye, tekrar ve tekrar saldırıyorsunuz. Bütün hakikatleri işinize geldiği gibi yamultmakta hiçbir beis görmüyorsunuz.  Bu ülkenin gerçek ve çok acı suçlarıyla ilgilenmek yerine, Cihangir Cumhuriyeti’nin tatlısularında, aheste kürekler çekerek, Erk ile hiçbir gerçek fikri çatışmaya girmeden, ezilen kadına şiddet meselesine eğiliyormuş gibi yaparak, şirin ve kılçıksız küçükburjuva hayatınızda pufidik vakitler geçiriyorsunuz. Rant da var, amenna. Güzel hayat.

Linç çığlıklarıyla bana saldıranlara soruyorum: şiddeti bizzat günlük hayatın dilinde örgütleyerek yaygınlaştıran Erk Egemen dile karşı, ne tür bir mücadeleniz var? TV’lerin, hükümet etme biçimlerinin ve kitlenin zihnini yapılandırıp cinsler arası ayrımcılığın dilini inşa ederek şiddeti bizzat örgütleyen Erk Egemen dille, olan ya da olması gereken mücadeleden bahsediyorum. Günlük hayata sinsice yuvalanmış, bütün kadınlarla erkeklere hayatı zehir eden, mütehakkim ve zalim bir Erk dilinin zindanında yaşıyoruz. Bu ülkede, çocuk yaştaki kızlara, bütün bir kasaba eşrafı, toplam 34 kişi, topluca tecavüz ediyor ve ey yalancı radikal ahlak bekçileri, neden onların peşinde değilsiniz, neden isimlerini ifşa edip yaftalamıyorsunuz? Bu ülkede ortalama iki günde 1 kadın cinsel saldırı sonucu öldürülüyor. Muhtemelen aile içi gri ve karanlık hayat hikayelerinden dolayı bazı şehirlerde onlarca genç kız, hiç açıklama yapmadan topluca kendilerini zehirliyor. Anadolu’daki kasabalarda azıcık kısa etek giyen kadınlara, döner bıçaklarıyla saldırılıyor. Sırtını tarikatlara dayayan cinsel suçlulardan ya da bizzat tarikatların işledikleri cinsel suçlardan bahseden hiç yok.

Yolda masumane yürüyen ortalama şahıs, muhtemelen içinde inanılmaz bir kin ve nefret potansiyeli taşıyor. Yanına yöresine ve kendisi gibi olmayan her hayata ve değere düşman. Özel hayatında, gizli kapaklı yaşadığı, üstünü örttüğü ahlaksızlıkları olup olmadığını bilmiyoruz. O terbiyeli vatandaş, aniden komşularını kesmeye veya insanları yakmaya başlayabilir. Bu toplumun son yirmi yılda elektrikle yüklenmiş kirli bir bulut gibi nefret ve şiddet biriktirmesinin müsebbibi ben değilim. Her yer darağacı, herkes işkenceci; toparlarsak herkes suçlu çıkar.

Yaşadığım bu ülkenin, kültüre ve gündelik hayata gizlenmiş görünür ve görünmez bütün hastalıklı şifreleri, bu davada, bumerang gibi, suretime döndürülüp çarptırıldı ve beni devamlı yumruk yiyen bir boksör gibi baygın yere serdi. Spartaküs’ün trajik sonu sırasında, Romalı bir komutana dediği gibi, ’Veyl mağluplara.’ Vay yenilenlerin başlarına gelenlere.

Dışladılar, küfrettiler, sınırlarını kendi ahlaklarının çizdiği yurtlardan kovdular. Üstelik öyle bir an geldi ki, olup biten her şey de buna hizmet etmeye başladı. Düşüncelerim, kitaplarım, yaklaşımlarım da, yediğim damga ile eşlendi ve ne yapsam suç, hangi adımı atsam kabahatti.

Hakkımda o kadar yalan ve kara enformasyon yayıldı ki, sonradan, bunlar benim hayat hikayeme eklenerek, ben olmayan bir başka benin hayat hikayesinin sahibiymiş gibi gösterildim ve bu ‘yalangerçek’, kopyalanarak çoğaltılıp bugünlere kadar geldi.

Nasıl yargılamamak gerektiği hakkında bir yargılamaydı, denebilir. Yargılamadan ipe çekmek hakkında bir yargılama olsaydı, gerçek bir yargılama olacaktı.

Bu bir yargılama değil, tutsak avlama biçimidir. Sanık, bir kez suçlanmışsa, beraat etme şansı yoktur. Kanıtlar lehine bile olsa, ne yapılır ne edilir, sanığın mahkum edilmesi sağlanır. Yargılamanın uzun tutulması ise, bilinçli bir seçimdir. Dava uzadıkça, sanığın direnci yavaş yavaş azalacak, sinirleri yıpranacak, toplumsal hayata karışıp yeniden yaşamaya başlama şansı düşecektir. Devlet, her bireyini fişler ve teknik hakimiyetin zarafetiyle taçlanmış bu yapı, insanları tek tek izler, denetler, takip eder; nihayetinde herkes suçludur.

Yoktan yere bir tecavüz davası nasıl üretildi, anlatıyorum. Usülsüz hukuku sergilemek, savunma haklarımın elimden alınması, vesaire, hepsi boş. En nihayetinde, vicdan ve ruh kalır. Aradan yıllar geçmiştir; davada sanık veya müşteki de eskimiştir; ne oldu? Tecavüz yok; insanlıkdışı herhangi bir vukuat yok; herkesin ağır kafalarla takıldığı hızlı bir geceydi. Yaşanan şey karşılıklı bir sinir kriziydi ve dakikalar içinde herkes birbirine bulaştırdı. Dövdüğümü değil, ite kaka evden attığımı tabii ki kabul ederim. Ama zaten evdekilerin hepsi için zarafetten uzak bir geceydi. Beki de yıllar sonra dosyayı inceleyen bir hukuk profesörünün diyeceği gibi, ’o gece evde bulunanların tümünün uyuşturucu kullanmaktan ve serserilik suçundan tutuklanması’ gerekiyordu.

Yapmadım, demek yeterli değildi. Beni suçlayanların kanıtlamaları gerekmiyordu, ama benim yapmadığımı kanıtlamam gerekiyordu. Hep bir ’ifade’ istiyorlardı benden, bir anlatı, bir savunma. Mahkemede suçlanmam veya Cumhuriyet Savcılarına ifade vermem yeterli değildi; kamuoyunun gözü önünde de bir kez daha mahkeme edilmem, ifade vermem, savunma yapmam, onları DA ikna etmem ve ya beraat etmem ya da mahkum olmam gerekiyordu. CANLIYAYIN MAHKEMESİ’nde aklanmadan toplum beni bağrına ya da böğrüne basmayacak mı; ya kırk katır, ya kırk satır mı?

Tutuklandıktan 48 saat sonra, kamuoyuna, dumanı tüten bir sapık hikayesi olarak servis edileceğim süreci başlatan ilk haber yayınlandı. Bu ülkedeki basının, hiçbir zaman, kendi ipiyle kuyuya inmediği, hep başkalarının kuşağına bağlanarak yolaldığını, herkes bilir. Benim vak’am ve yansıtılış biçimi de bunun dışında değildi. Hatta, tersine özel muameleye tabi tutulduğumuz söylenebilir. İlk haberin zihinlere yerleştiriliş biçiminden beri böyleydi bu; ünlü bir yazar, ünlü bir televizyon spikeri ve genç ve güzel bir kadın ve onun parçalanan bedeni ve ruhu ve acı dolu iniltileri. Bu bir vahşetti, bu, şehrin göbeğinde, üstelik okumuş yazmış çocukların gerçekleştirdiği okuryazar bir şiddetti; şiddet her an, her yerdeydi, yanıbaşımızdaydı, bu örnek de bunu gösteriyordu. Uydurma ayrıntılar ekleyerek, tadını çıkara çıkara, ballandıra ballandıra, günlerce yazdılar. 6 Şubat 1995’te başlayan bu haberler ve şehevi iştahı kamçılayan gayet pornografik röportajlar silsilesi, Mart ayı başına kadar, manşetlerden hiç inmeyerek devam etti. Yayınların amiral gemisi Hürriyet’ti, diğerleri onu ve klişelerini takip ediyorlardı. Bu meseleyi, yıllar içinde, şöyle böyle konuştuğum bazı insanlara, 5N+K’dan bahsettiğimde, dudaklarında hep müstehzi bir kıvrım sezmişimdir. Bunu beklemek gülünç mü? Bu ülkede ve bu basın kriterlerinde, galiba öyle.

İlk 1 ayı, 30 günü anlatmak yeterli. Çünkü o tarihten beri belirgin bir gelişme olmadı. Suçlama, filiz verdi, köklendi, kamu toprağında yer tuttu, ortasınıf ahlakın önyargılarıyla sulanıp yeşillendi ve toplumsal bilinçaltında perçinlendi. Mahkemeler, yargıçlar ve onların basın kanadındaki tilmizleri, bu ahlak takibinin peşini hiç bırakmadılar. Ebediyete akıp giden her üç beş senede bir, dosya, yani ben, bir Yargıtay’a gitti ceza az bulunarak geri geldi, bir yerel mahkemeye gitti cezasını onadılar. Olayın aslını astarını bilen yok, herkes ikinci dereceden gazete haberlerini esas bilgi saydı ve bununla yetindi; bu bilgilerin üzerine yorumlar, kanaatlar inşa ettiler.

‘Doğrulanamayan duyum’ diye yazılan ithamların ötesinde, ‘kesinleşmiş mahkeme kararı’ denen zırvalığın boyutlarını anlatmak için, bir iki örnek aktarayım ve bu ‘muhakeme’den çekileyim:

Beyoğlu, 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Nisan 2000’de, üye Suzan Yaltı ve üye Nazan Akçay adlı Hakimelerin onayı, mahkeme başkanı İskender Tepebaşılı’nın ise red kararı ve ‘muhalefet şerhi’ eklediği bir kararla, 2’ye 1 oyçokluğuyla, ceza verdi. Mahkeme başkanının ‘şerh’inden sonra dava Yargıtay’dan, cezası ‘az’ bulunan Alp Buğdaycı’nın yeniden yargılanması için geri gönderildi; ancak heyet değiştirilmiş, yerine yeni hakimler atanmıştı.

Eski defterleri karıştırırken bulduğum, daktilo hatalarıyla dolu bu ‘karara muhalefet şerh’inden  birkaç satır şöyle:

(…) Deliller, mağdurenin ifadesi ile sanıkların savunmaları ve mağdurenin muayenesine dair doktor raporlarına dayanmaktadır.

Müessir fiil suçu yönünden, mağdurenin 15 gün iş ve gücünden kaldığına dair rapor olduğu gibi, aynı yaralanmalardan dolayı 5 gün iş gücünden kaldığına dair bir rapor vardır. Mahkeme bu çelişkiyi gidermeden, 15 gün işten kalma süresine göre ceza tayin etmiştir.

Delillerin değerlendirilmesine gelince, davanın en önemli delili, mağdurenin olay akabinde Taksim ilk Yardım Hastanesinde sıcağı sıcağına alınan ifadesi teşkil etmektedir.

Mağdurenin, ırza geçme yönünden verilen raporları Adli Tıbba gönderilmiş, Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunca verilen 5.6.1994 tarihli rapora göre, erişkin kişilerde fiili livatanın bulgularından hiç birisinin meydana gelmeden fiili livata olayının gerçekleşebileceği, bu olayda da, tespit edilen arazların, ırza geçmek suçuna teşebbüs sırasında meydana gelebileceği gibi, olayın adli tahkikatla aydınlatılabileceği beyan edilmiştir.

Diğer taraftan sanık Alp Buğdaycı’nın ise mağdurenin hastanede tespit edilen ilk ifadesine göre, zorla oral seks (ağız yoluyla seks) iddiası yeralmaktadır. Yapılan muayenede bu eylemin tıbbi bir bulgusu tespit edilemediğine nazaran, mağdurenin her dediğini sanıkların aleyhine kullanmanın delillerin değerlendirilmesi açısından uygun olmayacağı görüşündeyim. Nitekim oral seksle ilgili tıbbi bulgu yoktur.

Diğer taraftan mağdurenin sıcağı sıcağına alınan Taksim İlk Yardım Hastanesindeki ifadesi üzerine dava açılınca, sanıkların basın ve televizyon kurumlarında çalışan kişiler olması nedeniyle bu dava sansasyon bir hale gelmiş, davanın devamı sırasında basın kuruluşlarında ve televizyonda dava konusunu etkileyecek yayınlar yapılması üzerine, yasak konulmuştur.

Mağdure ilk ifadesini verdikten sonra aradan geçen uzun bir süre sonunda duruşmada dinlendiğinde, 4.4.1995 tarihli celsede, 7 sayfadan ibaret ayrı bir dilekçe verdiği ve dosyaya koyduğu görülmektedir. Bu dilekçe incelendiğinde, ilk anlattığı ve kısaca suçladığı sanıklar hakkında çok daha olayı genişleterek uzun uzun anlatmış ve muhtemelen basın ve medyanın etkisi ile olayı abartarak mahkemeye getirmiştir. Dolayısı ile sonradan vaki olan bu genişletmenin samimi olmadığı yönünde izlenimler vardır. Ayrıca dosyada kimin tarafından çekildiği ve ne şekilde dosyaya girdiği anlaşılamayan, mağdurenin yüzü gözü şişmiş bir resmi bulunmaktadır. Bu resmin doğru olup olmadığı, mağdureye ait olup olmadığı tespit edilememiş ve heyeti hakimi etkilemek için dosyaya konduğu anlaşılmaktadır.

Tüm bu açıklamalar karşısında sanıklardan Metin Kaçan’ın mağdureye karşı eyleminin ancak TCK’nun 416/2. Maddesinde yazılı, yetişkin kişiye karşı cebren ırza tasaddi olarak değerlendirilmesi, Alp Buğdaycı’nın ise hakkında hüküm olunan, cebren ırza tasaddi suçunu, delillerinin bulunmadığı görüşü ile çoğunluk kararına muhalifim. 24.4.2000 (…)

Yargıtay’ın ‘tekrar incelenmesi için’ geri gönderdiği, Adli Tıbbın “tecavüz bulgusuna rastlanmadı,” raporunda kullanılan dil’den bir örnek:

(…) Şahıs hakkında düzenlenmiş olan belgelerde tarif edilen bulgunun, fiili livata sonucu meydana gelmiş olabileceği gibi, ırza geçmeye teşebbüs esnasında da meydana gelebileceği, ancak bunlar arasında tıbben kesin tefrik yapılamayacağı, olayın adli tahkikat ile aydınlatılmasının uygun olacağı… (…)

Ve bir Yargıtay kararı gerekçesi sayfası: (…) … raporunda anal mukoza ve onun üzerinde saat 12 hizasında iki adet fissür tespit edip, bunun livata bulgusuna benzediği belirtilip, anüste çepeçevre ekimoz, kanamalı mukoza yırtığı, sfint tönüsünde azalma gibi livata arazlarından söz edilmiş olmaması karşısında… yeni bir rapor alınması gereğinden hükmün bozulmasına… (…)

Avukat savunmalarından bir iki satır:
(…)
--İç içe girmiş olan ve daktilo tıkırtılarının bile duyulduğu bir apartman dairesinde, gecenin sessizliği içinde, iddia konusu olan işkencelerin işlenmesi akla aykırı bulunmaktadır. Duruşmada dinlenen mekan tanıkları, apartmanın fiziki durumunu açıkça anlatmışlardır. Ancak bu fiziki durumun bir keşif ile iyice ortaya çıkarılması yolundaki istemimizin reddedilmesi, savunmanın lehine olarak telakki edilmelidir. Saatlerce ika edilen işkence karşısında müdahilin susması mümkün olmadığı gibi, hiçbir sesin çevreden duyulmaması da mümkün bulunmamaktadır.

--Olaydan anında haberi olan kolluğun, iddia konusu olan kanıtları bir ev aramasıyla ortaya çıkarabilme olanağı var iken bu yola gitmeyip dosyayı yalnızca müdahilin beyanlarıyla başbaşa bırakması müvekkilin ciddi bir komplo ile karşı karşıya bırakıldığının açık kanıtını göstermektedir.

--Olayın vuku bulduğu ev ile müdahilin gittiği hastane arası 100 m civarında iken ve müdahilin evden çıktığı satin 04.00 olduğu ve hastaneye varış saatinin 07.00 iken aradan geçen 3 saat içinde neler olduğu açıklanamamaktadır. Mağdure bu arayı taksiyle gittiğini söylemiştir.

--Müşteki ifadesinde, “… hastanede anal yoldan ilişki olduğunu söylediğim halde muayene yapılmadı” demektedir. Oysa 3.10.1995 tarihli celsede dinlenen ve mağdurenin ilk muayenesini yapan Dr. Atalay Işık’ın ifadesi şöyledir: “Olay tarihinde Acil Serviste nöbetçi doktor idim. Sabah saat 07.00 sıralarında mağdure yaralı olarak geldi, ben Genel Cerrahi asistanı olduğum için Genel Cerrahi açısından muayenemi yaptım, kafa travması olduğu için de Beyin Cerrahisi ve Kulak Burun Boğaza sevk ettim. Raporu hazırladım. Raporumda hastadaki bulgular yazılıdır. Hasta kendisinin ne şekilde yaralandığını, ne tarafından yaralandığını belirtir herhangi bir beyanda bulunmadı, ayrıca ırza geçme ve livatadan da bahis etmedi, ben de hastaya bu tür herhangi bir soru sormadım. Hasta bu yönde bir beyanda bulunmuş olsa idi, kadın doğuma da sevkini yapardım, ayrıca biz de muayene yapardık. O sırada Beyin Cerrahı arkadaşı çağırdık, o da kontrol için hastayı yatırdı. Hasta ile karşılıklı konuşmalarımız oldu, şuuru da raporumda belirttiğim gibi açıktı.”

--Dosyada mevcut olan Adli Tıp Raporu her türlü bilimsel gerçekliğe aykırı iken, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’ndan herhangi bir rapor almaksızın mahkumiyete gidilmesi mümkün bulunmamaktadır.

--Adli Tıp raporunda, mağdurede rastlanan 1 mm’lik fisürün, tecavüz veya tasaddinin kanıtı olamayacağı, bu hususun adli takibat ve tahkikat ile aydınlatılması gerektiği belirtildiği halde, yukarıda açıkladığımız tahkikatın genişletilmesi taleplerimizin hiçbiri araştırılmamıştır. Kaldı ki sözkonusu fisürün, kabızlık, anüs temizliği sırasında tırnakla vb. şekillerde oluşabileceği de raporda belirtilmiştir. (…)

www.AlpBugdayci.com

Devamı...

33 Kurşun: 'Gene de bir kan adı kaldı'

33 Kurşun: 'Gene de bir kan adı kaldı'Neşe Özgen, 'Toplumsal Hafızanın Hatırlama ve Unutma Biçimleri'nde hatırlama biçimleri üzerine eski cevaplar vermektense yeni sorular sormayı tercih ediyor.

15 Ağustos 2003
ALP BUĞDAYCI

TOPLUMSAL HAFIZANIN HATIRLAMA VE UNUTMA BİÇİMLERİ
H. Neşe Özgen, Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV), 2003, 187 sayfa

Devamı...

Tebriz

Ateşi sönmeyen kent Tebriz.
Atlas dergisi

Devamı...

Sınırdaki

Atlas dergisi Sınırdaki.
Türkiye-Suriye sınırı boyunca dikenli teller uzanır.

Devamı...

Tarlabaşı

Atlas dergisi Tarlabaşı

Devamı...

Kaşkaylar

Atlas dergisi Fars'ın Türkleri Kaşkaylar

Devamı...

Ağrı'nın Üç Eteği

Atlas dergisi Ağrı'nın Üç Eteği.
Türkiye, İran, Nahçıvan.

Devamı...

KÜLTÜR BOZUMU

KÜLTÜR BOZUMU
KÜLTÜR BOZUMU
Kalle Lasn, çevirenler: Cem Pekman/Ahmet Ilgaz, Bağımsız Yayınlar, 2004, 232 sayfa
 
'İnsanlar alemi'nde neler oluyor? Beyinleri iflas ettiren, tad alma zevkini yok eden, ruhları çürüten ne? Bitkinlik, tükenmişlik ve bezginlik virüsü neden yaygınlaştı? Depresyon vakaları niye çoğaldı? Ruhları arızalanmışların evvelki nesillere göre artmasının sebebi 'tüketim toplumu' mu? Acaba herkes deli mi? Deliliğin sebebi aşırı bilgi yüklemesi ve bolluğun laneti olabilir mi?

Devamı...

Gönül arz eyliyor dostu görmeyi

Gönül arz eyliyor dostu görmeyi
Neşet Ertaş, 24 Eylül Çarşamba günü 20.00'de Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda.

"Engel bırakmıyor buna ne dersin/Eller beğenmezken balı hurmayı/Evdeki tükenen una ne dersin" diye devam eder Neşet Ertaş: "Kimi tatlı dilli güler yüzlüdür/Kimi taştan ağır katı sözlüdür/Sormayın Garibin derdi gizlidir/Gizli gizli yanan küle ne dersin." Türkülerinin son dörtlüğüne yerleştirdiği Garip mahlası "yol"daki mertebedir. "Bizler Garibiz, bize Garipler derler. Ezilmiş, hor görülmüş, aşağılanmışızdır. O gariplik bende kaldığı için garibim diyorum. Gönül de gariptir."

Devamı...
copyright © alpbugdayci.com 2011 | Tüm hakları saklıdır. | Alp Buğdaycı